İLK ORUÇ

Fatma Pekşen
Fatma Pekşen
İLK ORUÇ
07-03-2025

Ufacık bir çocukken öğrendiğimiz, o yıllarda mânasını tam da anlayamadığımız, İslâm’ın beş şartından biridir oruç. Oruç kelimesi Ramazanı, Ramazan teravihi, sahuru, iftarı ve temizlenmeye meyyal gönülleri hatırlatır insana.

     Ramazan, oruç, teravih ve çocuklar.

     Ramazan ve oruç kimilerince, patlayıncaya kadar tıkınmak ve dansöz seyredip bıyık burmaktan ibaretmiş gibi gösterilse de İslâm âleminin önem verdiği, saygı duyduğu, Allah'a teslimiyetin sembollerinden birisi olan ilahi emre uymaktır.

     ...

     Oruç deyince ilk aklıma gelen şey, herkes gibi tutulan ilk oruç, ilk kalkılan sahur ve eğlence neviinden gidilen teravih namazıdır. Canım memleketimin her yöresinde ayrı tür gelenekler mevcuttur ama bizim yöremizde ilk oruç tutan çocuğa tebrik mahiyetinde, evdeki büyüklerin birisi tarafından veya hepsi tarafından, ikindiden sonra, benizler soluklaşmaya başladığı, iftarın yaklaştığı demlerde SIRTA BİNDİRİLİP GEZDİRME hediye edilirdi. Evin varsa büyükbabası, yoksa babası tarafından, yemekten sonra çocuklara sunulmuş pembe ve beyazın helezonik kucaklaşmasından meydana gelmiş kınalı şeker, kesekâğıdının içinde tatlı tatlı gülücükler dağıtarak çeşni veriyorsa, ilk iftar, hayallerde daha kalıcı olacaktır haklı olarak.

     İlk iftar dedik ama, ilk sahur atlanır mı hayal yolculuğundaki kafileden? Hayal meyal hatıra kırıntılarından aklımda kalan ilk şey, orucu bana hatırlatan gece, tatlı uykudan sac sobanın odaya çıtırtılarla karışık yaydığı tatlı sıcaklık ve üzerindeki mavi sırlı demlikten gelen cızırtı sesiydi. Bizim çocukluk yıllarındaki Ramazan kışa denk gelmişti ve sobanın cızırtılarıyla uyanmak sahurun başlaması sayılıyordu çocuk taifesi tarafından. Anneler tarafından hazırlanmış, Allah ne verdiyse o cinsten sofralara uykulu gözlerle, ama mes'ut vaziyette oturulur, sobadan yayılan sıcağın, ağza alınan çayın ilk yudumunun ardından bir parça uyanır gibi olunursa da uyku ile uyanıklık arası bir rehavetle daha sofradaki büyüklerin karnı doymadan, soğumamış yatağa dar düşülürdü.

     Günün ilk yarısında ne su gelirdi adamın aklına ne de aş. Hatta nazenin bir gelin gibi salınarak inen karçiçekleri, bir parça ferahlık verirdi minicik ağızlara. Ama günün ikinci yarısında, dudaklar yapışmaya, minicik karınlar acıkmaya, boş mideler guruldamaya başlardı. Ufak ufak sızlanmalar, topun ne zaman atılacağı gibi sorular sorulmaya başlanırsa, hem ödül, hem de vakit geçirmek maksadıyla kendinizi evden bir büyüğün, gökdelenden şehri seyrediyor hissini veren sırtında bulurdunuz. En fazla yerden 1,5-2 metre yükseklikteki canlı lunaparktan koskocaman avluyu, bahçeyi ve evi seyrederdiniz. Ama ne yazık ki bu zevkli dakikalarda küçük ayaklarınız, ya iftar sofrası için hazırlık yapan bir hanım ya da tespih çekmek, Kur'an-ı Kerim okumak için abdest alma telaşesinde bulunan bir erkek tarafından yer ile buluşturulurdu.

     Her zamankinden daha bereketli, daha lezzetli yemeklerin sıralandığı siniden nefis yiyecekler resmî geçit yaparak, üst üste yığılmış bulaşıklar olarak, bir saat önce çıktığı mutfağa geri giderdi.

     Hayallerimdeki kırıntılardan bir başka görüntü de gelincik resimli bir kutucuktan, kemikli bir elin aşina parmakları tarafından çıkartılıp, benzinli çakmakla, iki üç şıkırdamadan sonra yakılan sigaradır.

     Ya o teravihler? Bizim oralarda alaca çadır adı verilen, siyah-beyaz kareli kumaştan yapılmış, hanımların vücutlarını belli olmayacak şekilde tepeden tırnağa kapatan örtüyle, buzdan kayıp düşmemeniz için çekiştire çekiştire (ama düşürmeden) götüren sıcak bir elin içinde camiye gider bulurdunuz kendinizi.

     Siz, rengârenk yünlerin nikâhıyla örülmüş kırçıl bir hırka içinde, başınıza bağlanmış sabun kokulu bir tülbentle sarmalanmış ufacık bir çocuksunuz.

     Yılların acımasız tokadına dayanmış, kanatlı ahşap kapının tokmağını çevirerek daldığınız camide sıcak bir hava yüzünüzü yalar, sizi buyur ederdi. Birisi çarpazlama çakılmış çıtalarla, diğeri basma perdeyle iki ayrı bölüm halinde kadınlar kısmı, diğeri de erkeklere ait olan bölümle üçe ayrılmış camii, sizi yıllanmış kollarıyla kucaklardı. Bizim namaz kıldığımız kısım basma perdeli, sade döşemeliydi. Kapıdan girerken, ayıp olur düşüncesiyle direkt olarak bakamadığımız, göz ucuyla hafifçe süzebildiğimiz erkekler tarafı, mihrabından mimberine, avizesinden halısına, şamdanlarından Kâbe ve hat yazılı levhalarına kadar bizi cezbeden ışıltılı bir güzellikte yıldız yıldız parlamakta ve bizi çekmekteydi.

     Abdest alıyor muyduk, besmele ve Rabbiyessir’in dışında başka dua biliyor muyduk hatırlayamıyorum. İlk sırayı yaşı başı ilerlemiş, rükûya, secdeye ağır ağır inip kalkan, bazıları oturduğu yerde namazını eda eden muhteremelere ayıran daha genç hanımlar çocuklarla arka sırayı paylaşıyorlardı.

Büyüklere uyum sağlamaya çalışıp, inip kalkmaları taklit ederek ara sıra da omuz omuza oturduğun yaşıtın bir kızın verdiği akideyi emerek büyüklerle beraber namazı bitirirdik. Çocuklar için eğlence sayılan bu teravihlerde camii hıncahınç dolu olurdu. Tabii biz namazı sadece taklit ettiğimiz için perdeye düşen gölgelerden, dik kulaklı, sivri kafalı veya şişko çocukların canlı Karagöz oyunlarını seyretmeyi de ihmâl etmiyorduk.

Hele mevlüt olduğu günler! Her zamankinden geç gidilen eve, yatılacak yatağa, ağırlaşan göz kapaklarına beyaz fişekler içinde kar beyazı, üçgen mevlüt şekerlerinin hayâliyle katlanılmaya çalışılırdı.

Biz çocukların değil, ana- babalarımızın bile Hacıbabası olan mahallemizin tek hacısı, o davudî sesiyle rekât aralarında;

Gökyüzünde saf saf olur melekler,

Havasıyla döner çarkı felekler,

Bu aylarda kabul olur dilekler.

Desin mümin olan Allah-u Ekber... ilâhisini okurdu.

Kadınlar fısıltıyla, erkekler gür sesleriyle eşlik ederler, koskoca camiinin cemaati tek bir aile gibi bütünleşir, tek bir kalp gibi çarpardı.

     Dizlerine kadar yün çoraplarını çekip, zaten heybetli olan görüntüsünü daha da heybetlendiren sesiyle, söylediği ilahiler hafızalara işler, evde uykuya dalınırken bile kulaklarda çınlardı Nalbantoğlu Mahmut Emmi’nin...

     İlk darbeyi televizyon denilen bulaşıcı hastalıkla yiyen cemaat, ihtiyarların birer birer ebediyete göçmesi, o dönemin çocuklarının okuyup başka yerlerde görev yapması, pek çok ailenin de çocuklarını yalnız bırakmamak, yaşlandıklarında kendilerine sahip çıkacak evlatlarının yanıbaşlarında bulunması gibi duygularla eridi gitti maalesef.

     Bizim çocukluk dönemimizde ilk oruç tuttuğumuzda sokağa ta Kale’nin oradan top atılışını seyretmek için çıktığımızda, yeni evli olan filinta gibi ağabeylerimizin, o yılların önemli bir eşyasını teşkil eden fileleriyle hızlı hızlı evlerine gittiklerini görürdük.

     Şimdi o filinta gibi delikanlılar ilk safları alıyorlar caminin yaşlı cemaati olarak, kır saçları, bükülmeye başlamış belleriyle... O filinta gibi delikanlıların ince belli hanımları da tostoparlak olmuş bedenleriyle kadınlar kısmının ön sıralarını teşkil ediyorlar.

     O kırçıl hırkalı, beyaz tülbentli ufacık kızlarla, dik kulaklarının, çilli suratlarının üstlerine yerleştirdikleri beyaz takkeleriyle çocuklar safını teşkil eden oğlanları televizyon canavarı bir hamlede yutmuş. Gene mevlüt olan teravih akşamlarında kıpır kıpır çocuklarla caminin çocuğa hasret yüzü gülmekte ama önce gülsuyunun, ardından da bir bohça içerisinde erkekler ve kadınlara ayrı ayrı dağıtılan, beyaz fişek içerisindeki ak üçgenlerin ağızda eriyen doyumsuz lezzetinin hışırtılı hayalini bile, mor kâğıtlı ruhsuz çikolataya tercih ederek bozduk.

     O, alaca çadırlı asil kadınlar, sıcak eline, minik bir eli hapsedecek kırçıl hırkalı kızları aramaktadırlar. Caminin bin de bir gelen küçük kızlarında üstü rengârenk yazı ve resimlerle dolu kapüşonlu kabanlar vardır artık.

     Ne gür sesiyle ilahi okuyan Mahmut Emmi var ne de Hacıbaba. Ufak tefek müezzininin ahşap minaresinden okuduğu ezanlar, salalar hoparlör denilen alete devredilmiş durumda Süleymanağa Camii’nde. Müezzin Fahri Emmi'nin "Süphanallah" komutuyla tespihine sarılan Zekiye Analar, Münevver Analar, Münire Analar belki torunları tarafından bile hatırlanmıyor saflardaki ayak izlerinden.

     İlk oruç, ne güzeldin sen!

     İlk sahur, ilk iftar, ilk namaz, ilk teravih...

     Beyazla pembenin sarmaş dolaş poz verdiği kınalı şekerler, başka dünyanın çocuklarına mı gönderdiniz lezzetlerinizi?

     İlk kandil, lk top gümbürtüsü, ilk sırta bindirilme, ilk sızlanmalarla dolu oruç, nerelere gittiniz?

     Mahmut Emmi’nin, Hafız Eyyüp Ağa’nın, Fahri Emmi’nin, Hacıbaba’nın, Sıtkı Emmi’nin, Faik Efendi’nin, filinta delikanlıların, inceli kalınlı ara sıra gülen oğlan taifesinin gürül gürül okuduğu ilahileri emen ahşap direkli Süleymanağa Camii, daha çok sesler emip, daha çok ilk oruçlara, ilk teravihlere şahitlik edersin inşallah...

ÖNCEKİ YAZILARI
SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?